16 Ağustos 2014 Cumartesi

Yapayalnızlık

Boğuluyorum...
Kimsenin görmediği, duymadığı yerlerde akıttığım gözyaşlarımın arasında yitip gidiyorum. benim gökkuşağım siyah ve tonlarından ibaret... Benim uçurtmam yırtık, benim hayallerim sisli.. Göz kapaklarımın gerisinde uçsuz bucaksız bir karanlık var, bu karanlık benim yalnızlığım.
Herkesin içindeki kimsesizliğim ben.

...



Yalnızım çünkü kimse anlamıyor, kimse dinlemiyor. Yalnızım çünkü sessizliğimi dahi paylaşacak kimsem yok. İçimi dökeceğim satırlarım dahi kalmamıştı bir ara... İşte asıl o zaman kimsesiz kalmıştım. İçim içime dökülmüş, taşmıştı.. Herkes der "Anlıyorum" diye. Onlar da dedi tabii.. Onlar ki en yakınımdı benim. Anlıyorlarmış peh!! Ne anlıyorsun yahu, neyini anlıyorsun?!
Ben bile anlam verememişken içimdeki bu büyük acıya, bu derin yaraya.. "Ben bile "bir şey var" diye bahsederken içimdekinden, sen neyi nasıl anlıyorsun?" demezler mi adama?!
Hem madem anlıyorsun söylesene be kardeşim; nedir, nasıl geçer, çok sürecek mi bu böyle? Ölüyorum ben, gözlerimden damla damla ruhumu iteliyorum. En basit tanım "depresyon" olur, ben cinayet işliyorum. Korkunç bir cinayete yardım ve yataklık ediyorum bedenen...
Hala küçücük bir kız çocuğu olan ruhumu önce paramparça ediyor sonra da damla damla yok ediyorum...
Canım acıyor, en büyük korkumla başbaşayım şimdi..
YAPAYALNIZLIK.....

....




Derdimi dinlemek zor olan, en yakınımdakiler bile "Yetti artık" derken, dinletmek de pek kolay değil tabii.. Ama bu dertle yaşamak daha zor, hatta kimine göre imkansız... Kimi kendi yaratıyor dostunu, hayal dünyasında. Kimi kendinden bile vazgeçiyor.
Bazen "Beni unuttun mu Tanrı'm" diyorum, çünkü onca insan var ve o onca insanın yanında mutlaka bir kişi de olsa varken benim bu denli yalnız kalmamın başka bir açıklaması olamaz değil mi? Kiminin düşüncesi "Yalnız gelmedik mi dünyaya yalnız yaşar yalnız ölürüz.." fakat bu böyle değil, kimse yalnız gelmedi dünyaya.. Ama yalnız devam edenler var, ki yalnızlık bazıları için yetersiz kalmış ki yapayalnızlık denilen o bokun da boku tabir çıkagelmiş meydana...

Ben ve benim gibiler, "yapayalnızlar", bizlerin elindeki tek ve en değerli şeyimiz hayal gücümüz..

25 Mayıs 2013 Cumartesi

21 gram

"Ölürken 21 gram kaybeder insan. Ruh 21 gram derler bu yüzden. 21 grama ne sığar ki? Çektiğimiz acılar mı?"

Ne güzel yazmış senarist, ne güzel söylemiş... Ne sığar 21 grama?
Tutamadığımız eller mi, öpemediğimiz dudaklar mı?
Ya da söyleyemediğimiz şarkılar... Sığmıyor değil mi hiç birşey?

21 grama sığmıyor, taşıyor; dolup dolup taşıyor ruhumuz. Ölürken 21 gram gidiyor ancak o 21 gram, 21 ton oluveriyor. O 21 gramda kırmızı rugan ayakkabılarımız, pamuktan şekerlerimiz, sarı upuzun saçlı bebeklerimiz, en hızlısından arabalarımız, yediğimiz dayaklar, anne terlikleri...
O 21 gramda attığımız her adım, gördüğümüz her yüz, gezdiğimiz her şehir, sevdiğimiz her yemek...
Sevdiğimiz adam...
Tuttuğumuz takım, yediğimiz kazık, ettiğimiz laf, dinlediğimiz şarkı nakaratları, güldüğümüz her an, her bir damla gözyaşımız, babamızın ölümü...
Babamızın gidişi.
O her bir gramda binlerce acı. Binlerce sevinç..

Ruh 21 gram denir, bakmayın siz... 21 tondur gram, içinde binlerce biz. İçinde, binlerce...
Kimine göre ağızdan bir kuş misali, kimine göre ateş arabası ile göğe... Ama gider işte, 21 gram olur uçar gider...


melis

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sessizce..



Bu kez başım dimdik yürüyordum. Yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi heyecanlıydım o ilk adımı atarken. Kalbim göğüs kafesime baskı yapıyor, adeta hapsolduğu o parmaklıkların ardından taşıyor, taşıyordu...

İlkokulda ne de kolay öğretmişlerdi "gitmek" eylemini. Ali'ler, Ayşe'ler hepsi gidiyorlardı o cümlelerde. Peki ama şimdi değişen ne? Niçin ayaklarım gitmek eylemini gerçekleştirirken mantıksızca geri geri hareket ediyorlar? Tıbben bir açıklaması var mıydı bunun?
Tıbben yoktu belki ancak kalben tek bir açıklaması vardı. Beynim "git" emrini verirken, kalbim "kal" diyordu cılız bir sesle. Ve ayaklarım o cılız sese kulak veriyordu. Elimde olmaksızın her bir adımımda daha da yaklaşıyordum ona, kaçmam gerekirken...
Yığınla duygunun altında ezilmiş beynim; hakimiyetini kaybedip, ördüğün duvarlarda parçalanana dek yüreğim geri geri koştum.
...

Ve şimdi hiçbir şey olmamışcasına ilerliyorum. Çünkü artık o cılız ses yok, çünkü artık beynime baskı yapan duygular yok, çünkü artık sevginin zerresi yok bedenimde. Damarlarımda öfke dolaşıyor, kalbimin yerinde taş parçaları... Sesim en büyük sessizliğim ve ben susuyorum. Sessizce koşuyorum yeni hayatıma. Güvensizliğimi ihanetinle kombinledim, çok şık duruyor üzerimde... Sana da sevgimi ütüledim giyersin diye, biraz eskimiş, bir de sanırım iki beden büyük sana... Ama olsun idare et bu gecelik. Sahte mutluluğunu temsilen, koluna bir çanta gibi taktığın kadının yanında hoş görün istedim.
...

Girdiğim gibi sessizce çıkıyorum hayatından. Ne varlığımla mutlu ederim bundan sonra seni, ne yokluğumla üzerim. Hiç var olmadığıma inandırır da çeker giderim. Geldiğim gibi...

Sessizce, sensizce..


melis

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Hüzünden Kadınlar


Satırlarım arasında kim bilir kaç yalnız insan saklı, cümlelerim arasında kim bilir kaç ayrılık sancısı çekildi, kelimelerim arasında kim bilir kaç gözyaşı döküldü...

Kim bilir kaç cümlede avaz avaz haykırdı yalnızlığı bir kız çocuğu... Hüzün bulutlarından saklanırken kaç beden attı kendini harflerimin arasına kim bilir. Unutulamamış kaç aşkın izlerini taşıdı noktalarım, virgüllerim... Paragraf başında kaç cansız beden bulundu, kaçı benim suçumdu...
...

Kim bilir? Sen mi, ben mi?
Yoksa onlar mı, orada çırılçıplak seni bekleyen hüzünden kadınlar mı?
Elimi uzatsam dokunacağım gözyaşından çocuklar var burada sorsam bilirler belki... Bedenleri yalnızlık siyahı örtülere sarılmış acıdan kadınlar var burada, ellerinde gözyaşından çocuklar... Sorsam cevap verecek gibiler. Dokunsam haykıracak gibiler, yüzüme yüzüme. Bilinmezden adamlar gelmiş, suskun adamlar. Soruyorum susuyorlar, sesleri kulakları tırmalıyor; avaz avaz susan çığlıkları. Kim bilir burada kaç ölü umut var? Ne umutlar, ne hayaller... Neden yapılmışlar kim bilir.
Pamuktan bir şeker, hüzünden bir çocuğa ne kadar iyi gelir? O kadar iyi geliyor işte kelimelerim.
O kadar döküyor, o kadar kusuyor içindekileri. Dudaklardan çıkamayanları o denli püskürüyor kar beyazı sayfalara... Bir kelime ne kadar anlatabilirse işte, o kadarı akıp gidiyor içimden, içimizden. Okudukça çırılçıplak kalıyoruz, biz hüzünden kadınlar. Bir hüzünlerimiz kalıyor, bez parçalarını atınca üzerimizden. Et, kemik değil geriye "hüzün" kalıyor yalnız.
Simsiyahların ardına saklanmış hüzün parçaları. Dört duvar ardına kapanmış hüzünden kadınlar, hayatın tüm renklerinden soyutlanmış siyaha mahkûm kadınlar onlar.

Ve çocukları...
Gözyaşından çocuklar; kırılgan, çekingen, suskun çocuklar onlar. Gözleri hep kızarık, hep şiş. Yanakları hep nemli çocuklar. Tek sevinçleri pamuktan şeker olan çocuklar...
Hayalleri sınırlanmış çocuklar onlar, yürekleri nasırlı çocuklar, sesleri kısık, korkak çocuklar onlar... Yaraları olmadan canları yananlar onlar. Kim bilir kaç gece sessiz sedasız yalvardılar el açıp. Hüzünden anneleri için, nasırlı yürekleri için. Minik bedenlerindeki yarasız acılar için.

Hüzünden kadınların gözyaşından çocukları onlar. Babaları buluttan çocuklar onlar, babaları bir çocuklar onlar. Acıları, umutları bir...
Siz bilmezsiniz, her kadın hüzündendir. Kiminin tüm bedeni, kiminin bir parçası...

Her kadın hüzündendir.


melis

26 Nisan 2013 Cuma

Hala bir şans varken...



Mutlu insanlar üretmeli fabrikalar; gülen yüzler, parlayan gözler... Dimdik durmalılar, bozulmamalılar.

Gülümseyen yüzlerin, parlayan gözlerin azaldığı şu dünyada metalden de olsa gülümseyen birşeyler olmalı. Hala bir umut olmalı. "Bakın biz o hurda yığınlarına bile bir gülücük nakşedebiliyorsak siz niçin gülemeyesiniz." demek için olmalı en azından. Hala gülünebilecek şeyler olduğunu göstermek için olmalı...
Ya da ne bileyim her sabah kulağımıza "Günaydın güzel insan! Bugün senin günün.." gibi sihirli sözcükler fısıldayan evcil hayvanlar yaratmalı Tanrı... Sadık bir dost, bir köpek mesela...
Ya da beklememeli bunların olmasını, gülmeli yalnızca. Nedeni olmadan, her sabah önünden geçip gittiğin market sahibine "Hayırlı sabahlar efendim." demeli. Bindiğin taksi, servis şoförüne "Nasılsınız bugün?" demeli sıcacık bir gülüşle... Derse girmeden, işe başlamadan bir hal hatır sormalı etrafındakilere...
...

Sor bir kendine her sabah lanet ede ede başlamaktan başka güne, "Ne yapıyorum ben?" de bir kez. Olumsuzlukları düşüne düşüne koca bir çığ haline getirmekten başka "Ne yapıyorum?" de... Düşün!
Gülümsemek dururken o güzelim gözleri yaşla doldurmak niye? Yerli yersiz herşeye ağlamak niye?
Herşeyin avuçlarına sunulmasını, mutluluğun dahi sana getirilmesini beklemek niye?
Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemek olsa gerek bu; bir gülücükle, bir günaydınla mutlu olabilecekken somurtmanın başka bir açıklaması olmasa gerek...

Hala bir şans varken, mutlu olmak gerek...


melis

Seni iyi hatırlamak isterim



Kaldı mı sahi eskilerden birşeyler yüreğinde? Sızı, hüzün, mutluluk, aşk...

Kalmadı elbette, hangimizde kaldı ki... Bitti gitti, geçti öylece güzel günler. Geride kaldı hepsi. Seni iyi hatırlamak isterim sevgilim. O gülen gözlerinle, seven kalbinle. Bakma bana öyle nefretle, gitmekten başka çare kalmadı ki bu aşkta. Ben bana düşeni hep yaptım, hayat müşterek derler ya. Benden beklediklerin, benim senden beklediklerim... Hep içimizde sızı oldu, hep canımız yandı. Bırakalım başkaları gelsin karşılık versin beklentilerimize.

Seni mutlu etsinler dört duvarın arasında başka bedenler, ben tutayım bir eli çıkıp gezeyim gönlümce. Zor şeyler değildi bunlar belki ama gördün yapamadık biz, olmadık. Birlikteyken sadece canımızı yaktık, kavgalar ettik. Gurur yaptık, oysa aşkta gurur olmazdı. Seven bir kalp asla gururuna yenik düşemezdi, öyle derlerdi. Öyle duydum ben. Biz zamana yenik düştük belki de. Sen geç kaldın benim sevgime, ben erken sevdim seni. Buluşamadık bir ortak noktada, buydu sebebi belki de...
...


Her ne olursa olsun, seni iyi hatırlamak isterim sevgilim. Geriye iki düşman kalmamalı. Ben öyle gördüm, filmlerde... Mesela başı sıkışınca eski sevgilisini arayan insanlar gördüm, mutsuzken onunla dertleşen... "Bi' o anlar beni..." diyebilen insanlar bunlar. Ne mutlu onlara...


melis

6 Nisan 2013 Cumartesi

Dinmeyen fırtınanın dışavurumu..


Sen hiç o çok gülen insanın yalnız kalışlarına şahit oldun mu?
Hiç dalıp gidişlerini izledin mi, durup saatlerce...

O dalmalarda ne çığlıklar, ne haykırışlar saklı işittin mi? İşitmedin değil mi...
Ben işittim, çoğu zaman kendimde. Olur olmaz ağladım mesela, susturamadılar... Peşisıra deli gibi güldüm, anlamlandıramadılar. Sonra oturdum bağırdım, bakakaldılar. Onlar hep bir neden aradılar, yardım etmek dururken. Susup izlemek, eşlik etmek yahut çekip gitmek dururken... "Neden?!" dediler. Oysa nedenler aramak unutturmak yerine daha çok kazıyacaktı hafızaya olanları. Oysa nedenler aramak yarardan çok zarar olacaktı. Bilemediler... Bilemezler ki zaten, bilmeleri beklenemez ki... Onlar ki kendi yaralarının acısını başka ruhlara çektiren zavallılar... Onlar ki yürekleri yosun tutmuş aptal mahluklar...

Ne anlarlardı ki acıdan, ne anlarlardı avaz avaz susmuş bir yüreğin, dinmeyen fırtınasının dışavurumundan....
Anlamadılar da zaten. Anlayamadılar, baktılar öylece... Bakakaldılar, aptal aptal. Hep aynı kelimeyi yinelediler sanki 2-3-4 tekrardan sonra cevabını bulabileceklermiş gibi...

"Neden?!" dediler, bir nedeni varmış gibi....

[melis]